Bir düşünün, 25 yaşındasınız ve bir sabah uyandığınızda kendinizi Britanya İmparatorluğu’nun tahtında buluyorsunuz. Üstelik bu, sadece taç takıp gülümsemekle ilgili değil. Dünyanın gözü üzerinizde, her adımınız tarih yazıyor ve en ufak bir hata, büyük yankılar uyandırıyor. İşte Kraliçe II. Elizabeth’in hayatı tam olarak böyle başladı. 1952’de babası Kral VI. George’un ani ölümüyle tahta geçtiğinde, kimse onun 70 yıl boyunca Britanya tarihine yön vereceğini tahmin edemezdi. Ancak bu uzun hükümdarlık, elbette fırtınalarla doluydu.

İlk büyük sınavını 1956’daki Süveyş Kanalı Krizi’nde verdi. İngiltere, Fransa ve İsrail, Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesine tepki olarak askeri harekât başlattı. Ancak işler planlandığı gibi gitmedi ve ABD’nin baskısıyla İngiltere geri adım atmak zorunda kaldı. Bu kriz, İngiltere’nin süper güç statüsüne gölge düşürürken, Kraliçe’nin de siyasette ne derece etkin olması gerektiği sorusunu gündeme getirdi. Kraliçe II. Elizabeth’in anayasal sınırları içinde kalmayı tercih eden tutumu, dönemin Başbakanı Anthony Eden’in istifasıyla sonuçlanan bu olayda sessiz ama dikkatli bir duruş sergilediğini gösteriyordu.

1970’ler ve 80’ler de kolay değildi. İngiliz Milletler Topluluğu içindeki ülkelerde bağımsızlık hareketleri güçlenirken, Güney Afrika’daki Apartheid rejimi İngiltere’nin dış politikada sıkışmasına neden oldu. Kraliçe’nin, Başbakan Margaret Thatcher’la bu konuda yaşadığı görüş ayrılıkları kamuoyuna yansıdı. Kraliçe’nin, ırkçılık karşıtı yaptırımları desteklediği, ancak Thatcher’ın ekonomik çıkarları öne sürdüğü biliniyor. O dönemde Kraliçe’nin siyasete doğrudan müdahale etmediği söylense de, perde arkasında etkili olduğu hep konuşuldu.

Bir diğer önemli kriz ise 1992 yılıydı; Kraliçe bu yılı ‘Annus Horribilis’ (Berbat yıl) olarak nitelendirdi. O yıl, üç çocuğu boşandı, Windsor Kalesi yandı ve monarşiye duyulan güven ciddi sarsıntılar geçirdi. Ardından 1997’de Prenses Diana’nın ölümü geldi. Halk, Kraliyet Ailesi’nden duygu dolu bir açıklama beklerken, Kraliçe’nin başlarda suskun kalması büyük eleştiriler aldı. Ancak sonrasında yaptığı duygu dolu televizyon konuşması, monarşinin modern dünyaya ayak uydurması gerektiğini gösteren bir dönüm noktası oldu.

Kraliçe II. Elizabeth, hayatı boyunca birçok siyasi ve toplumsal krizle karşı karşıya kaldı. Brexit süreci, Prens Andrew skandalı, torunu Prens Harry’nin Kraliyet’ten ayrılışı gibi olaylarla da mücadele etti. Ancak o, her zaman bir denge unsuru olmaya çalıştı. Belki de en büyük başarısı, monarşiyi 21. Yüzyıl’a taşıyabilmesiydi.

Bugün artık aramızda olmasa da, Kraliçe II. Elizabeth’in yönetim anlayışı ve krizlere karşı gösterdiği soğukkanlı duruş, uzun yıllar boyunca hatırlanacak. O, sadece bir Kraliçe değil, aynı zamanda tarih sahnesinde bir denge ustasıydı. Ve belki de bu yüzden, Britanya tarihine kazınan en önemli figürlerden biri olmayı başardı.

Bu denge ustasını izlemek isterseniz Netflix’in ‘Crown’ isimli dizisine bir şans verin derim. Kraliçe’nin hayatını oldukça ince detaylarla izlemeniz mümkün.