Canımız, malımız, namusumuz onlara emanet.
Polis iyi örgütlenmişse ve görevini yasalara uygun yapıyorsa o ülkede huzur ve güven vardır.
Dünyanın en gaddar polisleri Amerika’da, Almanya’da görev yapıyor. Bir de Hindistan var. Hint polisi, tıpkı İngiltere’de olduğu gibi tabanca taşımıyor ama çok acımasız. Ben, Bombay sokaklarında elinde sopayla insanları döven polis gördüm.
Türkiye, bu anlamda çok iyi bir nota sahip değil. “Polis Vazife ve Selahiyeti” adını taşıyan yasa, kolluk kuvvetinin çalışmasını düzenliyor olsa da ne yazık ki, bazen eksikler görülebiliyor.
Polislik, aslında bir gönül mesleği. Hiçbir genç “Parası iyi” diye polis olmaya kalkışmıyor. Bu yüzden keyfine düşkün şehir çocukları bu mesleği önemsemezken kırsalda yaşayanlar gönül sevdasıyla polisliğe sarılıyorlar.
Bu yüzden kentte görev yaparken bazen üniforma ve silah sahibi olmanın havasına kapılıyorlar.
Bugün polisimizle ilgili bir şeyler tartışılıyorsa biraz da temelinde bu neden vardır.
Eylemlerde görüyoruz. Sanki bir meydan muharebesi. Bir yanda polis, diğer yanda halk.
Sanırsınız, aralarında kadim bir husumet var. Toplumun eksilmeyen gerginliği sonuçta polisi de etkiliyor. O an aldığı emirden çok üstündeki stresi yok etmek istiyor.
Psikiyatrist dostum rahmetli Bekir Grebene, o yıllarda gençlerin “Fruko” adını taktıkları Toplum Polisi’ne psikolojik telkinler içeren dersler veriyordu. Grebene, polisin en çok şikayet ettiği konunun tahrik olduğunu söylüyor ve bunun da provokatörler tarafından gerçekleştirildiğinin gerçek olduğunu anlatıyordu.
Görüyor ve biliyoruz ki, polis teşkilatımızın tamamı muhafazakar bir kimlik taşıyor. Ecevit’in vaktiyle denediği Pol-Bir ve Pol-Der gibi biri sağcı, diğeri solcu polis yapısı, neredeyse 30 yıldır yok. Mevcut yapı, koyu milliyetçi ama siyasi tercihini de zaten ele vermiş durumda. Tam tersi olsaydı, yani sosyal demokrat düşünceye sahip olsalardı, bu tatsızlıklar yaşanır mıydı?
Elbet hayır.
Tamam, polisimizi oturduğumuz yerden eleştiriyoruz ama haklı olduğumuz yönler de var.
Biz, “Halk düşmanı” görüntüsü verilmek istenen bir modele karşıyız. Buna kim sebep oluyorsa, onun bertaraf edilmesinden yanayız.
Tabii bir de fezleke hazırlanmasındaki eksikler var. Onların da giderilmesi toplumun öncelikli dilekleri arasındadır.
Güvenli bir Türkiye için böyle bir adımın atılmasını istiyoruz.
İhracatımızın yüksek olduğu yıllar
Özellikle 1950’li yıllardan sonra ithalatımız, ihracatımızı hep geçmiştir. 2024’te toplam ihracatımız 261 milyar 855 milyon dolar iken ithalatımız 344 milyar 20 milyon doları buldu.
Ara ürün ve hammadde gibi, üretimde gereksinim duyulan ithal mallar, aslında bu rakamın yarısını bile tutmaz. Lüks düşkünüyüz ya… Elektronik eşya, mobilya, otomobil, kozmetik, hatta saksı ithal ederek bu rakamı inadına yükseltiyoruz.
Atatürk, 10 yaşındaki Cumhuriyet Türkiye’sini yerli malını kullanmayı özendirerek yönetti. “Yerli malı Türk’ün malı” sloganı milletçe öylesine benimsendi ki, 1933 yılında ithalatımız 75 milyon lira olurken ihracatımız 95 milyon lirayı geçti.
Kendi kendine yeten 7 ülke döneminde bile bu dengeyi koruyamadık. İthalatı özendiren kampanyalar bizi bu günlere getirdi.
Atatürk, savaştan yeni çıkmış yoksul bir ülkede bu mucizeye imza atarken günümüz Türkiye’sinde bu açık her geçen gün büyüyor. Büyütenler de durumdan hiç yakınmıyor.
Haberimiz olsun
Her gün Kaçakçılık Şubesi memurları ve gümrükçüler, kaçak mal ele geçiriyor ve bunlara el koyuyor.
Eskiden bunların bazıları Devlet Malzeme Ofisi’ne teslim edilir ve orada satılırdı. Şimdi kanun gereği açık artırma yoluyla satışa sunuluyorlar. Gümrüğe takılan otomobiller de öyle. Ancak açık artırma yoluyla yapılan bu satışların nasıl, nerede ve ne zaman uygulandığına dair yaygın bir bilgilendirme yapılmadığı görülüyor.
O yüzden bu ihalelere abone olmuş kişi ve kuruluşlar, ucuzdan malı kapıyor.
Biz de havamızı alıyoruz.