Türkiye’de kruvaziyer turizmin bir türlü yol almamasındaki en önemli sebep, gemilerin uğradığı limanın bulunduğu kentin esnafıdır.

Dünyanın en geri kalmış ülkelerine bile gitseniz, karşınızda meramınızı anlayacak bir esnaf figürü bulursunuz.

Onunla elbette edebi bir sohbet yapamazsınız ama alışverişte geçerli kelimeleri, cümleleri, bulan, kullanan biriyle karşılaşırsınız. Kendinizi bunun sonucu olarak biraz da güvende hissedersiniz.

Hindistan’da kendi dilini öğrenmeden İngilizce konuşabilen milyonlarca insan yaşıyor. 

Yunanistan’da çat-pat da olsa İngilizce bilmeyen esnafa rastlayamazsınız. Onun için büyük seyahat firmaları, destinasyonlarında böyle esnafların yaşadığı limanları tercih eder.

Türkiye’de böyle bir tablo yoktur. Biz, turistin Türkçe bilmesini bekleriz. “Madem Türkiye’ye geldin, Türkçe öğren de öyle gel” diyen bir halimiz vardır ve bunun sonucunda her biri büyük fırsatlar sunabilecek olan kruvaziyer gemiler, bizim limanlarımızı es geçip gitmektedir. 

Burada en büyük görev, esnaf örgütlerine düşmektedir. Dar tutulmuş dil kursları, büyük maliyet getiren bir şey de değil. Esnafın da katkısıyla böyle bir proje hayata geçirilirse, sonucu tahmin edemeyeceğimiz kadar lehimize tecelli edecektir.

Eskiler, “Bir lisan bir insan” derdi. Şimdi “Bir lisan biraz da döviz” deme zamanı. 

Böyle bir proje, turizmin yavaşladığı bu aylarda hayata geçirilir, meyveleri de yaz mevsiminde toplanmaya başlar. Bu kadar basit.

Markalaşma, üretimin destanlaşmasıdır

Neler üretmiyoruz ki. Ülkemizin zengin kaynakları, büyük zenginlikler sunuyor. Köylerde, kentlerde kadınlarımız, maharetli erkeklerimiz, dünyanın büyük beğenisini kazanacak nice lezzetler keşfediyor.

Turşular, reçeller, sucuklar, pastırmalar, kurabiyeler, şifalı içecekler, macunlar, konserveler…

Daha neler neler.

Karadenizli kadınların hamsiden reçel yaptığı bile bilinir. 

Bizim balıkçılarımız lakerdayı Yunanlardan daha iyi yapar. Güneydoğu’da tatlısından tuzlusuna dünyanın en büyük lezzetleri üretiliyor her gün.

Fermente ürün üretiminde bizim üzerimize yok.

Ama sonuçta biz tüketiyoruz, biz hazmediyoruz.

Bunları dünyanın dört bir tarafına yayamıyoruz. Çünkü markalaşmıyoruz. Markalaşmanın zahmetlerine katlanmıyoruz. Markalaşma ile aslında üretim kalitesi oluştuğunun farkına varmıyoruz. “Körler sağırlar, bir birini ağırlar” misali kendimizle yetiniyoruz.

Markalaşma, aslında üretimin destanlaşmasıdır. 

Bizim lakerdamız, Japonların suşisine on basar gerçeğini bilmemize rağmen markalaşma serüvenine girmiyoruz.

Rüyalar gerçek olsa

Türkiye’de toplam mülteci sayısı 3 milyon 688 bin 238. Yani her dört kişiden birisi mülteci bu ülkede. Üstelik bunların 238 bini de Türk vatandaşı olmuş.

Bunlarla birlikte diğerleri iş kurmuşlar, meslek edinmişler, kısacası postu buraya sermişler.

Dünyada mülteci barındıran ikinci ülkeyiz.

Diyelim ki, Ümit Özdağ’ın rüyası gerçek oldu, hepsi ülkeyi terk etti.

O zaman buyurun cenaze namazına.

Müteahhitler, inşaatlarda çalışacak amele bulamaz. 

Tiryakiler, kaça tütüne ulaşamaz. 

Hurda toplayıcıları el ayak çekerse belediyelerin çöp toplamaları zor hale gelir.

Bütün bunlar toplumun gözü önünde olmuş ama sonucuna aynı toplum hazır değil.

İzmir kurtulduğunda 9 Eylül 1922’den sonra İzmir’de berber, terzi, nalbant, lokantacı sıkıntısı yaşanmıştı.

Onları göndermek güzel ama alt yapısına hazırlayarak…

İBRAHİM ORMANCI

Emekli maaşı gibiyim. Kimse benimle geçinemiyor!

***

Kutuplaşmada üstümüze yok. Şimdi de her şeyi ikiye ayıranlar ve ayırmayanlar birbirine girdi!

***

Uludağ'da 1000 TL'ye çorba satan otele 171 bin TL ceza uygulanmış. O parayla halka 171 bin TL'lik bedava çorba dağıtılsa güzel olmaz mı?

***

Doğru söyleyeni artık sosyal medyada lince kalkıyorlar!